Resneli Ahmet Niyazi Bey

Resneli Ahmet Niyazi Bey

Hayatı, sadece askeri bir biyografi değil; Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki “idealist halkçılık” ile “otoriter merkeziyetçilik” arasındaki kanlı hesaplaşmanın hikayesidir.

Onun ölümü tesadüfi bir kaza değil, İttihat ve Terakki’nin (İTC) bir cemiyetten bir cuntaya dönüşme sürecinin en kritik tasfiyelerinden biridir.

Doğumu ve Kökenleri
​Resneli Ahmet Niyazi Bey, 1873 yılında bugün Kuzey Makedonya sınırları içinde kalan Resne kasabasında doğdu. Bölgenin köklü Arnavut ailelerinden birine mensuptu. Çocukluğu, Balkanlar’daki etnik gerilimlerin ve çete savaşlarının tam göbeğinde geçti. Bu atmosfer, onun erkenden askerliğe ve vatan savunmasına ilgi duymasına neden oldu.

​Askeri Eğitim ve İlk Görevler (1887 – 1897)
​Eğitim hayatı boyunca disiplini ve zekasıyla dikkat çekti:
​Manastır Askeri İdadisi: Gençlik yıllarında, Mustafa Kemal Atatürk’ün de okuduğu Manastır Askeri İdadisi’nde eğitim gördü.
​Mekteb-i Harbiye: İstanbul’a gelerek Harbiye’yi bitirdi ve 1895 yılında mülazım (teğmen) rütbesiyle orduya katıldı.

​Yunan Harbi (1897): İlk büyük askeri tecrübesini 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda kazandı. Savaşta gösterdiği üstün başarı ve kahramanlıklar nedeniyle “Padişah Yaverliği” unvanı verilerek ödüllendirilmek istendi ancak o, gösterişten uzak durmayı tercih ederek cephedeki görevine bağlı kaldı.

Resne Niyazi Bey Sarayı

​Balkan Çeteleriyle Mücadele (1897 – 1908)
​Meşrutiyet öncesi dönemde Niyazi Bey’in karakterini asıl şekillendiren olay, Manastır ve çevresindeki Makedonya çeteleriyle yaptığı mücadeledir.
​Bulgar, Yunan ve Sırp çetelerinin bölgedeki Türk ve Müslüman köylere yaptığı baskınlara karşı koyarken, İstanbul’daki merkezi yönetimin (II. Abdülhamid yönetimi) bu sorunları çözmekte yetersiz kaldığını bizzat sahada gördü.

​İttihat ve Terakki ile Tanışma: 1903’teki İlinden Ayaklanması sonrası bölgedeki kaos artınca, ordudaki pek çok genç subay gibi o da çözümün mutlakiyette değil, anayasal bir düzende (Meşrutiyet) olduğuna inanmaya başladı. Manastır’da örgütlenen İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı.

Dağa Çıkan İlk Kıvılcım:
Onu tarihe geçiren olay, 3 Temmuz 1908’de emrindeki 200 asker ve sivil gönüllüyle birlikte Ohri ve Resne dağlarına çıkmasıdır.

  • Halkçı Kimliği: Niyazi Bey’in dağa çıkışı, İstanbul’daki İttihatçıların masa başı planlarından çok daha farklı bir etki yarattı. Yanında dolaştırdığı ve “hürriyetin sembolü” kabul edilen geyiğiyle, halkın gözünde efsanevi bir kahramana dönüştü.
  • Enver Bey ile Rekabetin Tohumları: Meşrutiyet ilan edildiğinde İstanbul’a “Hürriyet Kahramanı” olarak giren iki isim vardı: Enver ve Niyazi. Ancak Enver Bey, bu şöhreti siyasi bir kariyere dönüştürmek isterken; Niyazi Bey, “Benim görevim hürriyeti getirmekti, şimdi kışlama dönüyorum” diyerek Resne’ye çekildi. Bu mütevazılık, aslında onun ilerideki tasfiyesine giden yolun ilk taşıydı; çünkü o, kontrol edilemeyen bir halk kahramanıydı.

İbrahim Temo’nun Dışlanması ve “Cunta”ya Giden Yol
İttihat ve Terakki’nin 1 numaralı kurucusu olan Dr. İbrahim Temo, cemiyetin sivil, demokratik ve Arnavut/Türk/Rum unsurları kapsayan “ittihad” (birleşme) ruhunu temsil ediyordu.

  • Ayrışma: 1908’den sonra Cemiyet’in içinde iki grup belirginleşti. Bir yanda Temo ve Niyazi gibi isimlerin temsil ettiği “Eski İttihatçılar” (daha demokratik ve yerinden yönetim yanlısı), diğer yanda ise Talat, Enver ve daha sonra Cemal Beylerin temsil ettiği “Merkeziyetçi-Askeri” kanat.
  • Temo’nun Gidişi (1909): Talat Bey’in teşkilatçılığı ve Enver Bey’in askeri karizması birleşince, sivil kurucular devre dışı bırakılmaya başlandı. İbrahim Temo, cemiyetin “gizli bir diktatörlüğe” evrildiğini görerek ağır baskılar altında kaldı. 1909’da, henüz Niyazi Bey hayattayken, İstanbul’dan uzaklaştırılarak Köstence’ye sığınmak zorunda bırakıldı. Bu, cemiyetin beyninin (sivil kanat) sökülüp atılmasıydı.

1913: Bab-ı Ali Baskını ve Son Perde
1913 yılı Osmanlı için bir dönüm noktasıdır. Enver ve Talat Beyler, Bab-ı Ali Baskını ile iktidarı resmen ele geçirip “Üç Paşalar” dönemini (Talat, Enver, Cemal) başlattılar. Artık İTC, çok sesli bir cemiyet değil, askeri bir cuntaydı.

Resneli Niyazı Bey

Bu yeni düzende, Resneli Niyazi gibi hem Arnavut kökenli olan hem de ordu ve halk üzerinde “Paşalardan” daha fazla nüfuza sahip bir figürün yaşaması, yeni otoritenin önündeki en büyük riskti.

Karanlık Suikast: Avlonya Limanı (17 Nisan 1913)
Balkan Savaşları’nda memleketi Resne’nin elden gitmesi üzerine Niyazi Bey, İstanbul’a dönerek mücadeleye devam etmek istedi.

  • Suikastın Arkasındaki El: 17 Nisan 1913’te Avlonya limanında vapur beklerken, kendisine çok yakın olan koruması tarafından sırtından vuruldu. Resneli Niyazi’nin o anki son sözleri, katiline bakarak söylediği “Neden?” sorusu olmuştur.
  • Azmettirme İddiası: Tarihsel analizler, korumasının bu suikastı tek başına planlamasının imkansız olduğunu gösterir. O dönemde Talat ve Enver ikilisi, cemiyet içindeki tüm muhalefeti (veya potansiyel liderleri) temizliyordu. Niyazi Bey, İstanbul’a gelseydi, İbrahim Temo gibi dışlananların ve cemiyetin “idealist” kanadının doğal lideri olacaktı.

Sonuç: Niyazi Bey’in öldürülmesiyle cemiyetin içindeki son “bağımsız” ve “popüler” ses susturuldu. Onun ölümü, askeri cuntanın tam hakimiyetini ilan ettiği mühürdür.

Mirası: “Pisi Pisine Giden Bir Devrimci”
Resneli Niyazi, bir saray darbesiyle değil, bir halk hareketiyle değişim isteyen samimi bir vatanseverdi. Ancak kurduğu yapının (İTC) canavara dönüşüp kendisini yiyeceğini tahmin edememişti.
İbrahim Temo Köstence’de yalnızlığa, Resneli Niyazi ise mezara gönderilince; meydan, imparatorluğu I. Dünya Savaşı’nın ateşine atacak olan o dar kadroya (Talat-Enver-Cemal) kalmış oldu.

Özetle: Resneli Niyazi’nin ölümü, Türk siyasi tarihinde “demokratik bir devrimin”, “askeri bir diktatörlüğe” yenilgisinin sembolüdür.

Resneli Niyazi’nin geyiği ve Arnavutluk meselesi, aslında imparatorluğun o dönemdeki ruh halini ve kopuş sürecini özetler:

Hürriyet Geyiği: Bir Mitin Doğuşu
Niyazi Bey dağa çıktığında, yarı evcil bir dişi geyik birliğine katılır ve tüm operasyon boyunca yanlarından ayrılmaz.

O dönemde halk arasında geyiğin “melekler tarafından gönderildiğine” ve “Hürriyet’in (Hukukun ve Özgürlüğün) müjdecisi” olduğuna inanılır. Geyik, Niyazi Bey’in isyanını askeri bir kalkışmadan öte, İlahi bir adalet arayışı gibi kutsal bir zemine oturtur.

Halk, “Hayvanlar bile zulme başkaldırıyor” diyerek meşrutiyete ısınmıştır. Hatta bu geyik, II. Meşrutiyet ilan edilince İstanbul’a getirilmiş ve Gülhane Parkı’nda bir sembol olarak sergilenmiştir.

Arnavut-Jön Türk İlişkileri: Kardeşlikten Kopuşa
İttihat ve Terakki (İTC), ilk gücünü Balkanlar’daki Arnavut kökenli subay ve aydınlardan (İbrahim Temo, Resneli Niyazi vb.) almıştır. Ancak ilişki hızla bozuldu:

Arnavutlar, Meşrutiyet ile kendi dillerini ve yerel haklarını koruyacaklarını sandılar. “Osmanlıcılık” fikri onları bir arada tutuyordu.

Talat ve Enver Beylerin benimsediği “Sert Merkeziyetçilik” ve Türkçülük politikaları, Arnavutları dışladı. İTC’nin “herkesi tek tip Osmanlı/Türk yapma” çabası, Arnavut milliyetçiliğini tetikledi.

Resneli Niyazi gibi “Osmanlı Arnavutu” olan kahramanlar, iki ateş arasında kaldı. Kendi halkı tarafından “hain”, İTC içindeki cunta tarafından ise “potansiyel tehlike” olarak görüldüler.
Niyazi Bey’in Avlonya’da (Arnavutluk) öldürülmesi, aslında Arnavutlar ile İTC arasındaki o gönül bağının ve “ortak vatan” idealinin de fiziken gömülmesiydi.

Resneliler Köşkü – İncirli Bakırköy

arnavuthaber #resneliniyazi

  • Admin

    www.arnavuthaber.com Türkiye Arnavutlarına Yönelik Bağımsız İmece İnternet Yayınıdır

    İlgili Haberler

    Tahir Kolgjini (Kolgin): Arnavut Halkına Adanmış Bir Ömür

    Balkan tarihine ve Arnavut milli meselesine dair önemli eserler bırakmıştır.

    Devamını Oku

    Arnavut Ulusal Uyanışının Işığı: Faik Konica

    Faik Konica yalnızca bir yazar veya gazeteci değil, Arnavut ulusal kimliğinin mimarlarından biri olarak kabul edilir.

    Devamını Oku