Türkiye ve Yunanistan: İki Devletin Saklı Kurucuları

İki Devletin Saklı Kurucuları: Balkan Dağlarından Ulus-Devlet Çeperine Sermaye ve İktidarın El Değiştirmesi

Özet
19 ve 20 yüzyıllar, imparatorlukların çöküşüyle birlikte Balkanlar’da ve Anadolu’da radikal bir siyasi dönüşüme sahne olmuştur. Bu dönüşümün en trajik ve paradoksal kırılma noktalarından biri, yeni kurulan ulus-devletlerin askeri, entelektüel ve ideolojik omurgasını oluşturan Balkan halklarının (özellikle Arnavutlar, Arvanitler ve Ulahların) tarihsel süreç içinde kurdukları devletlerin ekonomik ve siyasi merkezlerinden tasfiye edilerek çeperleştirilmesidir. Ortodoks olanların Yunanistan’ı, Müslüman olanların ise Türkiye’yi inşa ettiği bu tarihsel kesitte, “silahı tutan ve devleti kuran” kurucu hafıza, sistem kurumsallaştıkça yerini ticaret, finans ve taşra burjuvazisinin yükselen kliklerine bırakmıştır. Bu makale, bir balkanolog gözlemiyle, idealist kuruculardan pragmatik sermayedarlara geçişte iktidar ve sermayenin nasıl el değiştirdiğini ve Balkan insanının kurduğu yapıya yabancılaşma sürecini sosyo-ekonomik dinamikleriyle analiz etmektedir.

1. Giriş: Silahı Tutanlar ve Devleti Kuranlar

İmparatorlukların çözülme süreçlerinde ulus-devletlerin inşası, teorik bir mutabakattan ziyade askeri bir zorunluluk ve saha hakimiyeti gerektirir. Balkan coğrafyasının çetin dağlık yapıları, asırlar boyunca merkezi otoriteye (Doğu Roma ve Osmanlı) tam anlamıyla boyun eğmeyen, askeri kabiliyetleri yüksek, otonom topluluklar üretmiştir. Bu toplulukların başında ise Arnavutlar (ve güney kolları olan Arvanitler) ile Ulahlar gelmektedir.
19 yüzyılın başından 20. yüzyılın çeyreğine kadar uzanan tarihsel süreçte, bu iki halk inanç temelinde iki farklı ulusal kader tayin etmişlerdir:

  • Ortodoks Balkanlılar (Arvanitler ve Ulahlar): Yunan ulus-devletinin fiziki ve askeri kurucuları olmuşlardır.
  • Müslüman Balkanlılar (Arnavut, Boşnak, Pomak ve Rumeli Göçmenleri): Osmanlı’nın son dönem modernleşmesini sırtlayıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu bürokratik ve askeri elitini oluşturmuşlardır.
    Ancak her iki coğrafyada da devlet aygıtı rüştünü ispat edip kurumsallaştıkça, kurucu elitlerin sınıfsal karakteri ile devletin yeni yönelimi arasında derin bir uçurum meydana gelmiştir. İdealist savaşçılar ve muhaceret acısıyla yoğrulmuş aydınlar yerlerini barış döneminin pragmatik tüccarlarına, armatörlerine ve taşra sermayesine bırakmıştır.

2. Yunanistan Cephesi: Suliotlardan Anadolu Mübadillerine Sermaye Kayması

Yunanistan’ın 1821 isyanı ve sonrasındaki kuruluş öyküsü, popüler tarih yazımında “Antik Helenlerin doğrudan torunlarının uyanışı” olarak kurgulansa da, sahanın askeri gerçeği tamamen farklıydı. J. C. Hobhouse gibi dönemin tanıklarının seyahatnamelerinde de açıkça vurgulandığı üzere, Suliotlar gibi dağlı topluluklar kültürel ve dilsel olarak Ortodoks Kilisesi potasında erimeye başlamış olsalar da, yaşam tarzları, kıyafetleri ve savaşçı karakterleriyle tamamen birer Arnavut savaşçısıydılar.
Mora, Attika, Beotya ve Epir dağlarını mesken tutan Arvanitler ve Ulahlar olmasaydı, Yunan bağımsızlık savaşı askeri olarak başarıya ulaşamazdı. Bubulina, Miaoulis ve Botsaris gibi kurucu figürler bu askeri damarın temsilcileriydi. Ancak devlet kurulduktan sonra sermaye ve iktidar gücü hızla el değiştirdi:

A. Ege Adaları ve Deniz Ticareti Kliği (Armatörler)

Dağlarda savaş bitip bürokrasi başladığında, Atina merkezli yeni devletin finansal kontrolü, savaşa doğrudan göğüs germemiş ancak uluslararası finans ağlarına sahip olan Ege Adaları kökenli köklü ticaret ailelerinin ve armatörlerin eline geçti. Dağlı Arvanitler, tarım ve hayvancılıkla geçinen kırsal nüfus olarak çeperde kalırken, deniz ticareti ve finansı kontrol eden elitler siyasi gücü de rehin aldı.

B. 1923 Mübadelesi ve Anadolu Burjuvazisi

Yunanistan’daki asıl büyük demografik ve ekonomik kırılma 1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi ile yaşandı. Anadolu’dan (Karadeniz, Kapadokya, İzmir ve İstanbul) gelen yaklaşık 1.2 milyon kentli, eğitimli ve ticaret bilen Ortodoks Rum nüfus, yerel nüfusun durağan yapısına kıyasla yüksek bir doğurganlık ve adaptasyon hızı sergiledi. Gelen mübadil nüfus, Atina ve Selanik çevresinde devasa gettolar kurarak sanayi ve ticaret hayatını domine etmeye başladı.
Bu durum, ana karanın eski dağlı sakinleri olan Arvanit ve Ulah unsurları hem kültürel/dilsel asimilasyona maruz bıraktı hem de onları ekonomik pastanın en alt dilimlerine, yani kırsal çepere itti. Bugün modern Yunanistan kimliği ve ekonomisi, kurucu Arvanit unsurların değil, büyük oranda Anadolu kökenli mübadillerin ve denizci kliklerin eseri haline gelmiştir.

3. Türkiye Cephesi: Rumeli Kadrolarından Anadolu Sermayesine Tasfiye

Benzer bir makro-sosyolojik dönüşüm, madalyonun diğer yüzünde, Türkiye Cumhuriyeti’nin inşasında yaşanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kuran, Meşrutiyet’i ilan eden ve nihayetinde çöken imparatorluğun küllerinden yeni bir cumhuriyet çıkaran askeri-bürokratik kadronun kahir ekseriyeti Balkan (Rumeli) kökenliydi. Arnavut, Boşnak, Pomak ve Balkan Türklerinden oluşan bu elit, Batı dünyasını yakından tanıyan, seküler, devlet refleksine sahip radikal bir modernleşmeci kadroydu.
Ancak bu kurucu Rumeli elitinin en büyük zaafı, ellerinde ekonomik sermayenin (nakit para, sanayi tesisi, uluslararası ticaret ağları) bulunmamasıydı. Onlar sadece devlet aygıtını ve silahı ellerinde tutuyorlardı. Cumhuriyet’in ilanından sonra iktidar ve sermaye gücü şu aşamalarla el değiştirdi:

A. Devlet Eliyle Sermaye Yaratma Dönemi ve Yabancılaşma

Kurucu Rumeli kadroları, milliyetçi bir refleksle ekonomiyi millileştirmek için devlet eliyle bir burjuvazi yaratma yoluna gitti. Ancak bu süreçte sermaye, muhaceret acısıyla topraksız kalmış veya memur/asker statüsünde sıkışmış Balkan göçmenlerine değil; Anadolu’nun köklü toprak ağalarına ve İstanbul merkezli eski ticaret ortaklarına aktı.

B. Anadolu Taşra Sermayesinin (Yeşil Sermaye / Anadolu Kaplanları) Yükselişi

Özellikle 1950’li yıllardan itibaren çok partili hayata geçişle birlikte, siyasi gücün kaynağı Rumeli elitinin bürokratik merkezinden, Anadolu’nun geniş muhafazakar seçmen kitlesine ve taşra sermayesine kaydı. 1980 sonrasındaki neoliberal dönüşümle birlikte ise “Anadolu Kaplanları” olarak anılan yeni sermaye grupları holdingleşerek finansı, medyayı ve siyaseti doğrudan dizayn etmeye başladı.
Bu süreçte, Balkanlar’dan farklı dalgalarla (1912, 1923, 1950’ler ve nihayet 1989) Türkiye’ye sığınan muhacir kitleler; devlete sadık, dürüst iş güçleri, zanaatkarlıkları ve orta ölçekli esnaflıklarıyla toplumsal omurgayı korusalar da, holdingleşen dev sermayenin ve makro-siyasetin karar mekanizmalarının dışına itildiler. “Devleti kuran” hafıza, ekonomik pastayı bölüşen yeni yerli-taşra sermaye klikleri tarafından çeperde bir “kültürel azınlık” estetiğine indirgendi.

4. Sonuç: Evrensel Bir İroni Olarak Kurucu Yabancılaşması

Bir balkanolog gözlemiyle netleştirilen bu tarihsel panorama, makro-tarihin en evrensel ve acımasız kurallarından birini teyit etmektedir: Ulus-devletleri idealist savaşçılar, canını ortaya koyan dağlı topluluklar ve muhaceret acısı çeken entelektüeller kurar; ancak o devletlerin ekonomik ve siyasi pastasını, barış döneminin konjonktürel tüccarları, finansörleri ve sistem oturduktan sonra palazlanan taşra burjuvazisi yer.
Bugün hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de Balkan kökenli nüfusun devletlerine karşı hissettiği o derin, koşulsuz sadakat ile eş zamanlı yaşanan mağrur kırgınlık bu sınıfsal dışlanmışlığın bir sonucudur. Her iki tarafta da kurucu unsur olan bu dağlı ve muhacir karakterler, yarattıkları sistemlerin içinde ekonomik pastadan dışlanan, liyakate sığınan ama büyük sermaye oyunlarının çeperinde kalan birer sessiz aktöre dönüşmüşlerdir. İktidarın ve sermayenin bu radikal el değiştirmesi, Balkanlar’dan yükselen uluslaşma dalgasının kendi evlatlarını merkezin dışına ittiği devasa bir sosyolojik ironidir.

Hasip Gültaş

İlgili Haberler

Bulgaristan Otoyol Vinyet Ücretlerine Zam:

1 Temmuz İtibarıyla Yeni Tarifeler Geçerli Olacak

Devamını Oku

Marmara Bank’tan Paramount Otel’e: Uras Ailesi ve Atilla Uras’a Yapılan Büyük Haksızlıklar

Uras ailesinin maruz kaldığı bu süreç, Türk hukuk ve ekonomi tarihine kara birer leke olarak geçmiştir.

Devamını Oku