
ÜSKÜP KİMDEN KURTULDU? 114 YILLIK TARİHSEL YANILGIYA SERT BİR REDDİYE
Arnavut Haber | Tarih ve Siyaset
Prof. Dr. Skender Asani’nin “Shkupi pas 114 vjetëve, nga kryeqendra historike te horizonti evropian” başlığıyla kaleme aldığı yazıda kullandığı “Üsküp’ün kurtuluşu” kavramını, bir Arnavut olarak kabul etmek mümkün değildir.
Çünkü önce şu soruya cevap vermek gerekir:
Üsküp kimden kurtuldu ve kimin için kurtuldu?
Bu soruya cevap vermeden “kurtuluş” kelimesini kullanmak, 1912’nin tarihsel gerçekliğini tersyüz etmekten başka bir şey değildir.
1912’de Üsküp’e giren Arnavutlar, şehri Osmanlı Devleti’nden “kurtarmak” için değil, Arnavutların siyasi ve millî haklarını güvence altına almak, Arnavut topraklarının parçalanmasını önlemek ve Arnavutların kendi topraklarında söz sahibi olmasını sağlamak için mücadele ediyorlardı.
Nitekim Arnavutluk Ulusal Tarih Müzesi’nin kendi tarih anlatısında da 1912 Arnavut ayaklanmasının talepleri arasında Arnavut idaresinin tanınması, Arnavutçanın resmî dil olması, Arnavutluk topraklarında Arnavut bayrağının dalgalanması ve Arnavut topraklarının parçalanma tehlikesinden korunması açıkça belirtilmektedir. Hasan Priştine’nin talepleri karşılanmayınca Arnavut isyancılar Üsküp’e girmiştir.
Şimdi dönelim “kurtuluş” meselesine.
O ÜSKÜP KİMDEN KURTULDU?
Bir Arnavut için 1912 Üsküp’ünün tarihini anlatırken yapılması gereken ilk şey, Osmanlı Devleti’ni bugünün ulus-devletleri mantığıyla değerlendirmemektir.
Osmanlı Devleti elbette kusursuz değildi. Arnavutların Osmanlı yönetimine karşı ciddi siyasi, kültürel ve idari talepleri vardı. Hasan Priştine’nin 1912’deki mücadelesi bunun en açık göstergelerinden biridir.
Ancak Osmanlı Devleti, Balkanlar’da yalnızca “Türklerin yönettiği ve Arnavutların ezildiği” basit bir yapı değildi.
Arnavutlar bu devletin yalnızca tebaası değildi.
Arnavutlar o devletin askeriyesinde, bürokrasisinde, siyasetinde, yerel yönetimlerinde ve merkezî idaresinde yüzyıllar boyunca önemli roller üstlendiler.
Arnavut paşalar, sadrazamlar, valiler, devlet adamları, askerler ve yerel yöneticiler Osmanlı siyasi düzeninin ayrılmaz parçalarıydı.
Dolayısıyla Arnavutların 1912’de Osmanlı’dan ayrılma mücadelesini dahi doğru kavramla ifade etmek gerekir.
Eğer 1912’de Kosova, Üsküp, İşkodra, Manastır ve Yanya vilayetlerinden oluşan geniş bir Arnavut siyasi yapılanması kurulabilmiş ve ardından bağımsız bir Arnavut devleti ortaya çıkmış olsaydı, bunun adı:
Arnavutluk’un bağımsızlığı olurdu.
“Kurtuluşu” değil.
Çünkü bir devletin siyasi yapısından ayrılıp kendi devletini kurmak bağımsızlıktır.
Peki bugün neden Üsküp için “kurtuluş” diyoruz?
İşte asıl sorulması gereken soru budur.
ARNAVUTLAR ÜSKÜP’TE KAZANDI MI?
1912 yazında Arnavut isyancılar Üsküp’e girdiler.
Hasan Priştine’nin önderliğindeki hareket, Osmanlı yönetimine karşı Arnavutların siyasi taleplerini kabul ettirmek amacıyla yürütülüyordu. Hasan Priştine’nin kendi hatıraları da bu sürecin doğrudan tanıklığını taşıyor.
Fakat hemen ardından Balkan Savaşı başladı.
Ve Arnavutların korktuğu şey gerçekleşti:
Arnavut toprakları Balkan devletleri tarafından paylaşılmaya başlandı.
Sırp ordusu Kosova’yı, Üsküp’ü ve Makedonya’nın önemli bölümlerini işgal etti.
1913’te uluslararası düzenlemeler sonucunda Kosova, Debre, Ohri ve Manastır gibi bölgeler Arnavutluk dışında bırakıldı ve Sırp egemenliği altında kaldı.
Şimdi bir kez daha soralım:
Bu gelişmenin adı Arnavutlar açısından neden “Üsküp’ün kurtuluşu” olsun?
Arnavutların siyasi projesi parçalanmış.
Arnavut nüfusun önemli bir bölümü yeni sınırların dışında bırakılmış.
Kosova Sırbistan’a verilmiş.
Üsküp Sırp egemenliğine girmiş.
Arnavutların yaşadığı bölgelerde savaş, zorunlu göç, öldürmeler ve baskılar başlamış.
Carnegie Endowment’ın Balkan Savaşları soruşturması, Sırp ordusunun Kosova’ya girişi sırasında Arnavut nüfusa yönelik ciddi şiddet ve nüfusun toprak üzerinde tutulmasına ilişkin politikalar hakkında belgeler yayımlamıştır.
Dolayısıyla Arnavutların tarihine buradan bakıldığında, 1912 sonbaharında Üsküp’te yaşanan değişimin adı “kurtuluş” değil, egemenlik değişimidir.
Ve bu egemenlik değişiminin Arnavutlar açısından sonuçları son derece ağır olmuştur.
KİMİN BAYRAĞI DALGALANDI?
1912’de Üsküp’te bir bayrak değişti.
Fakat o bayrağın değişmesi Arnavutların siyasi hedeflerine ulaştığı anlamına gelmedi.
Tam tersine, Arnavutların yaşadığı geniş coğrafyanın parçalanması süreci hızlandı.
Bir Arnavut tarihçisinin veya aydınının burada yapması gereken şey, Sırp tarih yazımında kullanılan terminolojiyi sorgulamaktır.
“Kurtuluş” denildiğinde şu soruyu sormak zorundayız:
Kurtulan kimdi?
Arnavutlar mı?
Hayır.
Arnavutların kendi siyasi projesi gerçekleşmedi.
Arnavutluk’un tarihî coğrafyasının büyük bölümü yeni sınırların dışında kaldı.
Üsküp Arnavutluk’un başkenti olmadı.
Kosova Arnavutluk’a bağlanmadı.
Manastır Arnavutluk’a bağlanmadı.
Üsküp Arnavut siyasi merkezine dönüşmedi.
Aksine Üsküp, önce Sırp Krallığı’nın, ardından Yugoslavya’nın ve bugün Kuzey Makedonya devletinin başkenti olarak kaldı.
O halde “kurtuluş” nerede?
ARNAVUTLARIN 1912’DEKİ GERÇEK TARİHİ
1912’nin Arnavutlar açısından trajedisi tam da burada yatmaktadır.
Arnavutlar bir taraftan Osmanlı yönetiminin merkezîleşmesine ve kendi ulusal taleplerinin karşılanmamasına karşı mücadele ederken, diğer taraftan çok daha büyük bir tehlikenin, Balkan devletlerinin Arnavut topraklarını paylaşmasının farkındaydı.
Arnavutluk Ulusal Tarih Müzesi’nin anlatımı dahi, dönemin Arnavut önderlerinin temel kaygılarından birinin Arnavut topraklarının parçalanmasını önlemek olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Bu nedenle 1912’yi sadece:
“Arnavutlar Osmanlı’dan kurtuldu.”
diye anlatmak, tarihi çocukça bir iki kutupluluğa indirgemektir.
Gerçek çok daha karmaşıktır.
Arnavutlar Osmanlı Devleti içerisinde kendi ulusal haklarını ve siyasi özerkliklerini aradılar.
Sonra Balkan Savaşı geldi.
Ve Arnavutların korktuğu parçalanma gerçekleşti.
28 Kasım 1912’de ise Vlora’da bağımsız Arnavutluk ilan edildi.
İşte bunun adı bağımsızlıktır.
Arnavutluk Ulusal Tarih Müzesi de 28 Kasım 1912’yi açık biçimde Arnavutluk’un bağımsızlığının ilanı olarak tanımlıyor.
ÜSKÜP’ÜN “KURTULUŞU” KİMİN ZAFERİYDİ?
Şimdi en rahatsız edici soruyu soralım:
1912’de Üsküp’ün Osmanlı egemenliğinden çıkması kimin tarihsel zaferine dönüştü?
Arnavutların mı?
Hayır.
Türklerin mi?
Hayır.
Arnavutların 1912’de savunduğu siyasi projenin mi?
Hayır.
Sonuçta kazanan kim oldu?
Sırp egemenliği.
Ve bunun bedelini yalnızca Üsküp değil, Kosova’dan Manastır’a, Debre’den diğer Arnavut yerleşimlerine kadar geniş bir coğrafyada yaşayan Arnavutlar ödedi.
İşte bu nedenle bugün bir Arnavut’un çıkıp:
“Üsküp’ün kurtuluşunun 114. yıl dönümü”
diye yazması, üzerinde düşünülmesi gereken çok ciddi bir tarihsel çelişkidir.
Çünkü eğer “kurtuluş” kelimesini kullanıyorsanız, bunun Arnavutlar açısından hangi özgürlüğü ifade ettiğini açıklamak zorundasınız.
TARİH, KELİMELERLE DE YAZILIR
Tarih yalnızca olaylardan oluşmaz.
Kelimeler de tarih yazımının silahıdır.
“Kurtuluş” kelimesini kullandığınız anda, bir tarafı kurtarıcı, diğer tarafı kurtarılması gereken taraf olarak konumlandırırsınız.
Bu nedenle Sırp tarih anlatısında anlamlı olan bir kavramın, hiçbir sorgulama yapılmadan Arnavut tarih anlatısına taşınması kabul edilemez.
Bir Arnavut aydını için asıl görev, başkasının tarihini tekrar etmek değil, kendi tarihinin kavramlarını üretmektir.
Üsküp için:
“Sırp ordusunun Üsküp’ü ele geçirmesi” denebilir.
“Üsküp’ün Osmanlı egemenliğinden çıkması” denebilir.
“1912 Balkan Savaşı sırasında Üsküp’ün Sırp egemenliğine girmesi” denebilir.
Ama Arnavut perspektifinden bunu otomatik olarak “Üsküp’ün kurtuluşu” diye kutsamak başka bir şeydir.
Çünkü o “kurtuluşun” ardından Arnavutlar için başlayan tarih, hiç de kurtuluş tarihi değildir.
114 YILDIR DEĞİŞMEYEN GERÇEK
114 yıl sonra Üsküp hâlâ Arnavutluk’un başkenti değildir.
Kosova’nın başkenti değildir.
Arnavutların birleşik siyasi merkezinin başkenti değildir.
Üsküp bugün Kuzey Makedonya’nın başkentidir.
Ve Arnavutlar, bu şehirde hâlâ kendi tarihsel kimlikleri, dilleri, siyasi temsil güçleri ve anayasal konumları için mücadele etmektedir.
Öyleyse 1912’de başlayan süreci Arnavutlar açısından neden “kurtuluş” diye kutlayalım?
Kimin kurtuluşu?
Kimin zaferi?
Kimin bayrağı?
Kimin devleti?
Bu dört soru cevaplanmadan “Üsküp’ün kurtuluşu” demek tarih yazmak değildir.
Tarihsel hafızayı başkasının kavramlarıyla tekrar etmektir.
ÜSKÜP’ÜN ARDINDAN ARNAVUTLAR NEYİ HATIRLAMALI?
Arnavutların bugün yapması gereken, başkasının zafer gününü kendi tarihinin kurtuluş günüymüş gibi kutlamak değildir.
Yapılması gereken, Üsküp’ün Arnavut tarihindeki gerçek yerini yeniden düşünmektir.
Üsküp, yalnızca bir şehir değildir.
Kosova Vilayeti’nin, Arnavut millî hareketinin, Hasan Priştine’nin, İsa Boletini’nin ve 1912 Arnavut siyasi mücadelesinin merkezlerinden biridir.
Bu nedenle Arnavutların Üsküp’e bakışı, “kurtarıldı” cümlesiyle bitmemeli; tam tersine şu soruyla başlamalıdır:
Bir zamanlar Arnavut siyasi ve kültürel hayatının merkezlerinden biri olan Üsküp, nasıl oldu da Arnavutların kendi devlet sınırlarının dışında kaldı?
İşte asıl konuşulması gereken tarih budur.
Ve bugün Arnavutların geleceğe dönük siyasi idealinin ne olması gerektiği konusunda da elbette farklı görüşler olabilir.
Bir Arnavut, Üsküp’ün Arnavut dünyasının siyasi, kültürel ve ekonomik merkezlerinden biri olmasını isteyebilir.
Hatta tarihsel ve millî bir ideal olarak Üsküp’ün Arnavutluk’un başkenti olduğu bir birleşik Arnavutluk hayalini savunabilir.
Fakat bu, bugünkü uluslararası hukuk ve mevcut sınırlar bakımından ayrı bir siyasi tartışmadır.
Tarih ile siyasi ideal birbirine karıştırılmamalıdır.
SON SÖZ: ÜSKÜP “KURTULMADI”
1912’nin ardından Arnavutlar için başlayan tarih, bir “kurtuluş” masalı değildir.
Bu tarih; parçalanmanın, işgalin, zorunlu göçlerin, katliamların, sınırların yeniden çizilmesinin ve milyonlarca insanın tarihî yurtlarından koparılmasının tarihidir.
Bu nedenle Arnavut tarihinin merkezinde duran bir şehir için “kurtuluş” kelimesini kullanmadan önce insanın durup düşünmesi gerekir.
Eğer 1912’de Üsküp’ün Sırp ordusu tarafından ele geçirilmesi “kurtuluş” ise, o zaman şu soruya cevap verilmelidir:
Arnavutlar neden o kurtuluştan sonra kendi topraklarında azınlığa dönüştü, neden yüz binlerce insan yerinden edildi, neden Kosova ve Üsküp Arnavut siyasi projesinin dışında kaldı?
Bu soruların cevabı verilmeden “Üsküp’ün kurtuluşu” demek, tarihsel hafızayı değil, başka bir ulusal anlatıyı tekrar etmektir.
Ve açık konuşalım:
Bir Arnavut’un, Arnavutların siyasi ve tarihsel hedeflerinin yenilgiye uğradığı; Üsküp’ün Sırp egemenliğine geçtiği ve bunun ardından Arnavutların ağır baskı, şiddet ve parçalanmayla karşı karşıya kaldığı bir süreci “Üsküp’ün kurtuluşu” diye adlandırması ya tarihsel bilgisizliktir ya da tarihsel sorumluluk açısından kabul edilemez bir tutumdur.
“Ahmaklık” demek istemiyorsak buna tarihsel körlük diyelim.
“Hainlik” demek istemiyorsak buna başkasının tarihsel terminolojisini sorgulamadan sahiplenmek diyelim.
Ama artık şu gerçeği de saklamayalım:
Üsküp’ün 1912’deki el değiştirmesi, Arnavutlar açısından bir kurtuluş değildi.
Arnavutlar için asıl kurtuluş, kendi kaderlerini kendilerinin belirleyebildiği, kendi devletlerini kurabildiği ve kendi tarihlerini başkasının kavramlarıyla değil, kendi hafızalarıyla yazabildiği gündür.
Üsküp’ün kurtuluşunu değil, Üsküp’ün neden kaybedildiğini konuşalım.
Çünkü 114 yıl sonra hâlâ cevaplanmamış en büyük soru budur.
Üsküp, 1912’de kim için kurtuldu?

🟢 NGA KUSH U ÇLIRUA SHKUPI?
NJË REFUZIM I ASHPËR NDAJ NJË KEQINTERPRETIMI HISTORIK 114-VJEÇAR
Arnavut Haber | Histori dhe Politikë
Përdorimi i konceptit “çlirimi i Shkupit” nga Prof. Dr. Skender Asani në shkrimin e tij me titullin “Shkupi pas 114 vjetëve, nga kryeqendra historike te horizonti evropian” nuk mund të pranohet nga një shqiptar.
Sepse së pari duhet t’i përgjigjemi kësaj pyetjeje:
Nga kush u çlirua Shkupi dhe për kë u çlirua?
Përdorimi i fjalës “çlirim” pa iu përgjigjur kësaj pyetjeje nuk është gjë tjetër veçse përmbysje e realitetit historik të vitit 1912.
Shqiptarët që hynë në Shkup në vitin 1912 nuk luftonin për ta “çliruar” qytetin nga Perandoria Osmane, por për të garantuar të drejtat politike dhe kombëtare të shqiptarëve, për të parandaluar copëtimin e trojeve shqiptare dhe për të siguruar që shqiptarët të kishin fjalën e tyre në tokat e tyre.
Në fakt, edhe në narrativën historike të Muzeut Kombëtar të Historisë së Shqipërisë, ndër kërkesat e kryengritjes shqiptare të vitit 1912 përmenden qartë njohja e administrimit shqiptar, shqipja si gjuhë zyrtare, valëvitja e flamurit shqiptar në trojet shqiptare dhe mbrojtja e trojeve shqiptare nga rreziku i copëtimit. Pasi kërkesat e Hasan Prishtinës nuk u pranuan, kryengritësit shqiptarë hynë në Shkup.
Tani le të kthehemi te çështja e “çlirimit”.
SHKUPI NGA KUSH U ÇLIRUA?
Për një shqiptar, gjëja e parë që duhet bërë kur rrëfehet historia e Shkupit të vitit 1912 është të mos vlerësohet Perandoria Osmane me logjikën e shteteve-kombe të sotme.
Perandoria Osmane, natyrisht, nuk ishte e përsosur. Shqiptarët kishin kërkesa serioze politike, kulturore dhe administrative ndaj administrimit osman. Lufta e Hasan Prishtinës në vitin 1912 është dëshmia më e qartë e kësaj.
Megjithatë, Perandoria Osmane në Ballkan nuk ishte thjesht një strukturë e “drejtuar nga turqit dhe ku shqiptarët shtypeshin”.
Shqiptarët nuk ishin vetëm nënshtetas të këtij shteti.
Shqiptarët për shekuj me radhë luajtën role të rëndësishme në ushtrinë, burokracinë, politikën, administratat lokale dhe administratën qendrore të këtij shteti.
Pashallarët shqiptarë, vezirët e mëdhenj, guvernatorët, burrat e shtetit, ushtarakët dhe drejtuesit vendorë shqiptarë ishin pjesë e pandashme e rendit politik osman.
Prandaj edhe lufta e shqiptarëve për t’u shkëputur nga Perandoria Osmane në vitin 1912 duhet të shprehet me konceptin e duhur.
Nëse në vitin 1912 do të ishte krijuar një formacion i gjerë politik shqiptar i përbërë nga vilajetet e Kosovës, Shkupit, Shkodrës, Manastirit dhe Janinës dhe më pas do të ishte shfaqur një shtet i pavarur shqiptar, emri i kësaj do të ishte:
Pavarësia e Shqipërisë.
Jo “çlirimi”.
Sepse shkëputja nga struktura politike e një shteti dhe krijimi i shtetit tënd është pavarësi.
Atëherë, pse sot e quajmë “çlirim” Shkupin?
Kjo është pyetja që duhet bërë.
A FITUAN SHQIPTARËT NË SHKUP?
Në verën e vitit 1912, kryengritësit shqiptarë hynë në Shkup.
Lëvizja e udhëhequr nga Hasan Prishtina zhvillohej me synimin për të detyruar administratën osmane të pranonte kërkesat politike të shqiptarëve. Edhe kujtimet e vetë Hasan Prishtinës dëshmojnë drejtpërdrejt këtë proces.
Por menjëherë pas kësaj filloi Lufta Ballkanike.
Dhe ndodhi pikërisht ajo që shqiptarët kishin frikë:
Trojet shqiptare filluan të ndaheshin midis shteteve ballkanike.
Ushtria serbe pushtoi Kosovën, Shkupin dhe pjesë të rëndësishme të Maqedonisë.
Në vitin 1913, si rezultat i rregullimeve ndërkombëtare, treva të tilla si Kosova, Dibra, Ohri dhe Manastiri mbetën jashtë Shqipërisë dhe nën sundimin serb.
Tani ta bëjmë edhe një herë pyetjen:
Pse ky zhvillim duhet të quhet nga shqiptarët “çlirimi i Shkupit”?
Projekti politik i shqiptarëve u copëtua.
Një pjesë e rëndësishme e popullsisë shqiptare mbeti jashtë kufijve të rinj.
Kosova iu dha Serbisë.
Shkupi ra nën sundimin serb.
Në zonat ku jetonin shqiptarët filluan luftërat, dëbimet e detyruara, vrasjet dhe represioni.
Hetimi i Carnegie Endowment mbi Luftërat Ballkanike botoi dokumente mbi dhunën e rëndë ndaj popullsisë shqiptare gjatë hyrjes së ushtrisë serbe në Kosovë dhe mbi politikat që synonin mbajtjen e popullsisë nën kontrollin e territorit.
Prandaj, kur shihet nga këndvështrimi i historisë shqiptare, ndryshimi që ndodhi në Shkup në vjeshtën e vitit 1912 nuk quhet “çlirim”, por ndryshim i sundimit.
Dhe pasojat e këtij ndryshimi të sundimit për shqiptarët ishin jashtëzakonisht të rënda.
FLAMURI I KUJT VALËVITI?
Në vitin 1912 në Shkup ndryshoi një flamur.
Por ndryshimi i atij flamuri nuk do të thoshte se shqiptarët kishin arritur objektivat e tyre politike.
Përkundrazi, procesi i copëtimit të hapësirës së gjerë ku jetonin shqiptarët u përshpejtua.
Ajo që duhet të bëjë një historian apo intelektual shqiptar këtu është të vërë në pikëpyetje terminologjinë e përdorur në historiografinë serbe.
Kur thuhet “çlirim”, duhet të bëjmë këtë pyetje:
Kush u çlirua?
Shqiptarët?
Jo.
Projekti politik i shqiptarëve nuk u realizua.
Pjesa më e madhe e hapësirës historike të Shqipërisë mbeti jashtë kufijve të rinj.
Shkupi nuk u bë kryeqytet i Shqipërisë.
Kosova nuk iu bashkua Shqipërisë.
Manastiri nuk iu bashkua Shqipërisë.
Shkupi nuk u shndërrua në qendër politike shqiptare.
Përkundrazi, Shkupi mbeti fillimisht kryeqytet i Mbretërisë Serbe, më pas i Jugosllavisë dhe sot kryeqytet i shtetit të Maqedonisë së Veriut.
Atëherë, ku është “çlirimi”?
HISTORIA E VËRTETË E SHQIPTARËVE NË VITIN 1912
Tragjedia e vitit 1912 për shqiptarët qëndron pikërisht këtu.
Nga njëra anë, shqiptarët luftonin kundër centralizimit të administratës osmane dhe mosplotësimit të kërkesave të tyre kombëtare; nga ana tjetër, ata ishin të vetëdijshëm për një rrezik shumë më të madh: ndarjen e trojeve shqiptare nga shtetet ballkanike.
Edhe rrëfimi i Muzeut Kombëtar të Historisë së Shqipërisë e tregon qartë se një nga shqetësimet themelore të udhëheqësve shqiptarë të asaj kohe ishte parandalimi i copëtimit të trojeve shqiptare.
Prandaj ta tregosh vitin 1912 vetëm si:
“Shqiptarët u çliruan nga Perandoria Osmane.”
do të thotë ta reduktosh historinë në një dypolaritet fëmijëror.
E vërteta është shumë më komplekse.
Shqiptarët kërkuan të drejtat e tyre kombëtare dhe autonominë politike brenda Perandorisë Osmane.
Pastaj erdhi Lufta Ballkanike.
Dhe copëtimi nga i cili shqiptarët kishin frikë u realizua.
Më 28 nëntor 1912, në Vlorë, u shpall Shqipëria e pavarur.
Ja, ky është pavarësimi.
Edhe Muzeu Kombëtar i Historisë së Shqipërisë e përcakton qartë 28 nëntorin 1912 si shpalljen e pavarësisë së Shqipërisë.
“ÇLIRIMI” I SHKUPIT, FITORE E KUJT ISHTE?
Tani le ta bëjmë pyetjen më shqetësuese:
Në vitin 1912, kthimi i Shkupit nga sundimi osman në duart e kujt u shndërrua në fitore historike?
E shqiptarëve?
Jo.
E turqve?
Jo.
E projektit politik që shqiptarët mbronin në vitin 1912?
Jo.
Atëherë, kush fitoi në fund?
Sundimi serb.
Dhe çmimin për këtë nuk e pagoi vetëm Shkupi, por shqiptarët që jetonin në një hapësirë të gjerë nga Kosova deri në Manastir, nga Dibra deri në vendbanimet e tjera shqiptare.
Pikërisht për këtë arsye, sot kur një shqiptar del dhe shkruan:
“114-vjetori i çlirimit të Shkupit”
kjo është një kontradiktë historike shumë serioze mbi të cilën duhet menduar.
Sepse nëse përdorni fjalën “çlirim”, duhet të shpjegoni se çfarë lirie përfaqëson ajo për shqiptarët.
HISTORIA SHKRUAHET EDHE ME FJALË
Historia nuk përbëhet vetëm nga ngjarjet.
Edhe fjalët janë armë të shkrimit të historisë.
Në çastin që përdorni fjalën “çlirim”, njërën palë e poziciononi si çlirimtare dhe palën tjetër si atë që duhej çliruar.
Prandaj transferimi në narrativën historike shqiptare, pa asnjë vënie në pikëpyetje, i një koncepti që ka kuptim në narrativën historike serbe është i papranueshëm.
Detyra kryesore e një intelektuali shqiptar nuk është të përsërisë historinë e tjetrit, por të prodhojë konceptet e historisë së vet.
Për Shkupin mund të thuhet:
“Ushtria serbe pushtoi Shkupin.”
“Shkupi doli nga sundimi osman.”
“Shkupi ra nën sundimin serb gjatë Luftës Ballkanike të vitit 1912.”
Por nga perspektiva shqiptare, ta shenjtërosh automatikisht këtë si “çlirimi i Shkupit” është diçka krejt tjetër.
Sepse historia që filloi për shqiptarët pas këtij “çlirimi” nuk është aspak një histori çlirimi.
REALITETI QË NUK KA NDRYSHUAR PËR 114 VJET
114 vjet më vonë, Shkupi ende nuk është kryeqytet i Shqipërisë.
Nuk është kryeqytet i Kosovës.
Nuk është kryeqytet i qendrës së bashkuar politike të shqiptarëve.
Shkupi sot është kryeqyteti i Maqedonisë së Veriut.
Dhe shqiptarët në këtë qytet ende luftojnë për identitetin e tyre historik, gjuhën, fuqinë e përfaqësimit politik dhe pozitën e tyre kushtetuese.
Atëherë, pse duhet që shqiptarët ta festojnë procesin e nisur në vitin 1912 si “çlirim”?
Çlirimi i kujt?
Fitorja e kujt?
Flamuri i kujt?
Shteti i kujt?
Pa iu përgjigjur këtyre katër pyetjeve, të thuash “çlirimi i Shkupit” nuk është të shkruash histori.
Është të përsërisësh kujtesën historike me konceptet e tjetrit.
ÇFARË DUHET TË KUJTOJNË SHQIPTARËT PAS SHKUPIT?
Ajo që duhet të bëjnë shqiptarët sot nuk është të festojnë ditën e fitores së tjetrit sikur të ishte dita e çlirimit të historisë së tyre.
Ajo që duhet bërë është të rishikohet vendi i vërtetë i Shkupit në historinë shqiptare.
Shkupi nuk është vetëm një qytet.
Ai është një nga qendrat e Vilajetit të Kosovës, të lëvizjes kombëtare shqiptare, të Hasan Prishtinës, të Isa Boletinit dhe të luftës politike shqiptare të vitit 1912.
Prandaj këndvështrimi i shqiptarëve ndaj Shkupit nuk duhet të përfundojë me fjalinë “u çlirua”; përkundrazi, duhet të fillojë me këtë pyetje:
Si ndodhi që Shkupi, dikur një nga qendrat e jetës politike dhe kulturore shqiptare, mbeti jashtë kufijve të shtetit të shqiptarëve?
Kjo është historia për të cilën duhet të flasim.
Dhe, natyrisht, mund të ketë pikëpamje të ndryshme edhe lidhur me atë se cili duhet të jetë ideali politik i shqiptarëve për të ardhmen.
Një shqiptar mund të dëshirojë që Shkupi të jetë një nga qendrat politike, kulturore dhe ekonomike të botës shqiptare.
Madje mund të mbështesë, si një ideal historik dhe kombëtar, ëndrrën për një Shqipëri të bashkuar, me Shkupin si kryeqytet të saj.
Megjithatë, kjo është një çështje e veçantë politike për sa i përket të drejtës ndërkombëtare të sotme dhe kufijve ekzistues.
Historia dhe ideali politik nuk duhet të ngatërrohen me njëri-tjetrin.
FJALA E FUNDIT: SHKUPI “NUK U ÇLIRUA”
Historia që filloi për shqiptarët pas vitit 1912 nuk është një përrallë “çlirimi”.
Kjo është historia e copëtimit, pushtimit, dëbimeve të detyruara, masakrave, rivizatimit të kufijve dhe shkëputjes së miliona njerëzve nga trojet e tyre historike.
Prandaj, para se të përdorim fjalën “çlirim” për një qytet që qëndron në qendër të historisë shqiptare, duhet të ndalemi dhe të mendojmë.
Nëse marrja e Shkupit nga ushtria serbe në vitin 1912 është “çlirim”, atëherë duhet t’i përgjigjemi kësaj pyetjeje:
Pse shqiptarët pas këtij çlirimi u shndërruan në pakicë në tokat e tyre, pse qindra mijëra njerëz u dëbuan nga trojet e tyre dhe pse Kosova dhe Shkupi mbetën jashtë projektit politik shqiptar?
Pa iu përgjigjur këtyre pyetjeve, të thuash “çlirimi i Shkupit” do të thotë të përsërisësh jo kujtesën historike, por një narrativë tjetër kombëtare.
Dhe le të flasim hapur:
Që një shqiptar ta quajë “çlirimi i Shkupit” një proces në të cilin objektivat politike dhe historike të shqiptarëve u mposhtën, Shkupi kaloi nën sundimin serb dhe më pas shqiptarët u përballën me shtypje të rëndë, dhunë dhe copëtim, është ose padije historike, ose një qëndrim i papranueshëm për sa i përket përgjegjësisë historike.
Nëse nuk duam ta quajmë “marrëzi”, le ta quajmë verbëri historike.
Nëse nuk duam ta quajmë “tradhti”, le ta quajmë përvetësim të terminologjisë historike të tjetrit pa e vënë atë në pikëpyetje.
Por të mos e fshehim më këtë të vërtetë:
Ndryshimi i sundimit mbi Shkupin në vitin 1912 nuk ishte një çlirim për shqiptarët.
Çlirimi i vërtetë për shqiptarët është dita kur ata mund të përcaktojnë vetë fatin e tyre, të ndërtojnë shtetin e tyre dhe ta shkruajnë historinë e tyre jo me konceptet e tjetrit, por me kujtesën e tyre.
Le të flasim jo për çlirimin e Shkupit, por për arsyen pse Shkupi u humb.
Sepse 114 vjet më vonë, kjo mbetet ende pyetja më e madhe pa përgjigje.
Për kë u çlirua Shkupi në vitin 1912?
arnavuthaber























































