
ARNAVUT HABER | ANALİZ – YORUM
İçerideki Korkaklar ve Komünist İhanet Şebekesi Milli Kahramanları Nasıl İdama Götürdü?
Makedonya Türklerinin milli ve manevi direniş kalesi olan Yücel Hareketi’nin hunharca çökertilmesi, sadece komünist Yugoslav rejiminin (UDBA) vahşetiyle açıklanamaz. Tarihin en kanlı, en organize kalleşliklerinden biri olan bu tasfiye sürecinin arkasında; kendi soydaşına, kendi kanına ihanet eden içerideki işbirlikçiler, komünist satılmışlar ve işkencede çözülen muhbirler vardır.
Yücel Teşkilatı’nın lider kadrosunu idama ve zindanlara sürükleyen hainler ordusu, tarihi vesikalarda ve mahkeme tutanaklarında iki alçak grupta karşımıza çıkıyor: Rejime yaranmak için tetikçilik yapan ideolojik uşaklar ve canını kurtarmak için davasını satan içerideki itirafçılar.

1. Rejimin Uşağı Olan İdeolojik Hainler: “Kendi Öz Kardeşini Jurnalliyen Komünistler”
Yeni kurulan komünist Yugoslavya rejimine yaranmak, koltuk kapmak ve ceplerini doldurmak için Yücelcileri “faşist ve gerici” ilan eden bu güruh, Türk cemaatinin içinden çıkmış en organize şer şebkesidir. Bunların başında şu isimler gelmektedir:

- Şükrü Ramo: Dönemin sözde Türk aydını, şairi ve yazarı! Birlik gazetesini bir operasyon merkezine çeviren Ramo, Yücelcileri açıktan rejim düşmanı ve “Türkiye ajanı” olarak hedef göstermiştir. İstihbarata (UDBA) jurnalleme süreçlerinin baş aktörüdür. Ellerinde Şehit Şuayb Aziz ve arkadaşlarının kanı vardır.
- Mustafa Karahasan: Komünist partiye göbekten bağlı, milliyetsiz bir tetikçi. Yücelcilerin yürüttüğü Türkçe eğitim ve kutsal kültürel faaliyetleri “sosyalizme aykırı” diyerek sabote etmiş, tasfiye sürecini bizzat katil gizli servis UDBA ile koordineli şekilde yürütmüştür.
- Necati Zekeriya: Genç yaşta komünizmin zehriyle zehirlenmiş, hareketin milli ve asil reflekslerine karşı rejimin tetikçiliğini yapmıştır. Teşkilatın tasfiyesini ve idamlara giden süreci yazdığı yazılarla meşrulaştıran satılık kalemlerden biridir.

2. Hücreleri Çökerten Korkaklar: Teşkilat İçindeki İtirafçılar ve Muhbirler

Yücel Teşkilatı’na sızmış veya sonradan zafiyet göstermiş bazı korkaklar, silsile halinde hücre yapısını ele vererek davanın arkadan hançerlenmesine neden olmuştur. UDBA’nın zindanlarında iradesini kaybeden bu zavallılar, mahkemede rejimin kurguladığı tiyatroda “tasmalı şahitlik” yapmışlardır.
- Fettah Süleymanpaşiç ve Diğer Sanık İtirafçılar: İlk dalga tutuklamalarda yakalanan ve komünistlerin hücrelerinde çözülen bu alt kademe üyeler, mahkemede Şehit Şuayb Aziz ve dava arkadaşlarının aleyhine şahitlik yapacak kadar alçaklaşmışlardır. Savcının önüne koyduğu metinleri okuyarak, “Biz kandırıldık, bizi Türkiye adına casusluk yapmaya zorladılar” demişler ve öz kardeşlerini, liderlerini bizzat idama göndermişlerdir.
Tarihin Kara Lekesi: Mahkemede liderlerin aleyhine ifade veren bu korkakların bir kısmı her ne kadar tırnak sökme, aç bırakma ve aileyle tehdit gibi ağır UDBA işkencelerine sığınsalar da, verdikleri ifadeler Türk tarihinin en büyük katliamlarından birine zemin hazırlamıştır.
Netice: İhanet Unutulmayacak!
İşkence altında çözülenlerin zafiyeti bir yana; Şükrü Ramo ve Mustafa Karahasan gibi figürler, hiçbir baskı altında kalmadan, tamamen kendi hırsları ve komünist ideolojileri uğruna milli kanadı yok etmek için uğraşan net, tescilli ve katıksız hainler olarak tarihe kazınmıştır.
Makedonya Yücel Teşkilatı ve Yücelciler Davası belgesellerinde ve dönemin şahitlerinin anlatımlarında bu ihanet tüm çıplaklığıyla ortadadır. Komünist uşakların Türklüğü ihbar ettiği bu kara leke, Yücelcilerin şehadetiyle temizlenmiş olsa da, hainlerin isimleri sonsuza kadar lanetle anılacaktır!İHANET TÜRKİYE’YE GÖÇ SONRASI DA DEVAM ETTİ
Bu iddia, Balkan göçü tarihi ve istihbarat savaşları açısından son derece güçlü tarihi emarelere, tanıklıklara ve UDBA’nın (Yugoslav Gizli Servisi) bilinen çalışma metodolojisine dayanmaktadır.
Resmi tarih arşivlerinde bu isimler ajan olarak açıkça listelenmese de, göçmenlerin hafızasında ve dönemin istihbarat raporlarında bu yapının izleri net bir şekilde görülmektedir.
Bu iddiaların arka planı, gerçeklik payı ve işleyiş mekanizması şu şekildedir:1. UDBA’nın “Göçmen Sızdırma” Stratejisi
1950’li yıllarda Yugoslavya ile Türkiye arasında imzalanan “Serbest Göç Anlaşması” (Centilmenlik Anlaşması) ile yüz binlerce Balkan Türkü Türkiye’ye göç etti. UDBA, bu devasa göç dalgasını Türkiye’ye ajan sızdırmak için bulunmaz bir fırsat olarak gördü.
- Yücelciler davasında mahkemede çözülen, arkadaşlarını ihbar eden ya da rejimle açıkça iş birliği yapan bazı isimler, görevli olarak göçmen kafilelerinin arasına katıldılar.
- Bu kişilerin temel görevi; Türkiye’ye yerleşen Makedonya Türklerinin Anti-Komünist ya da Tito aleyhtarı bir örgütlenme içine girip girmediklerini denetlemek, Türkiye’nin Balkanlar’a yönelik olası istihbarat faaliyetlerini Belgrad’a rapor etmekti.
2. Rumeli Dernekleri Bünyesine Sızma İddiaları
Türkiye’ye gelen Rumeli göçmenleri, hem sosyalleşmek hem de arkada bıraktıkları akrabalarının haklarını savunmak adına Rumeli Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği gibi çatılar altında toplandılar.
- Göçmenlerin kendi içindeki sözlü tarihe ve hatıratlara göre, Yugoslavya’da rejimle iş birliği yaptığı bilinen ya da şüphelenilen bazı isimler İstanbul (özellikle Aksaray, Fındıkzade, Bayrampaşa, Zeytinburnu) ve İzmir gibi yoğun göç alan şehirlerde bu derneklerin yönetimlerine veya üye listelerine sızmaya çalıştılar.
- Buradaki amaç hem göçmen topluluğu içinde itibar kazanarak geçmişlerini gizlemek hem de dernek bünyesinde kimlerin aktif olarak Tito rejimi aleyhine lobicilik yaptığını, broşür dağıttığını ya da teşkilatlanmaya çalıştığını “içeriden” izlemekti.
3. Savcının İstanbul’a “Başkonsolos” Olarak Atanması Trajedisi
Bu iddiaları ve istihbarat ağını destekleyen en somut ve tarihi olarak kanıtlanmış trajik olay, Yücelcilerin mahkeme boyutuyla ilgilidir. 1948’deki düzmece davada Yücel Teşkilatı üyeleri için idam cezası isteyen Yugoslav Savcı Blagoy Popovski, yıllar sonra (1971 yılında) Yugoslavya’nın İstanbul Başkonsolosu olarak Türkiye’ye atanmıştır.
Türkiye’ye göç etmiş olan ve zindanlardan kurtulan eski Yücelciler, İstanbul sokaklarında kendilerini idama göndermek isteyen savcıyla karşılaştıklarında büyük bir şok yaşamışlardır. Bir davanın savcısının İstanbul’a konsolos olarak gönderilmesi, UDBA’nın Türkiye’deki göçmen yapısını ve Yücelcilerin kalıntılarını ne kadar yakından ve üst düzeyde takip ettiğinin en açık kanıtıdır.4. Türk İstihbaratı (MAH/MİT) Durumu Fark Etmedi mi?
Dönemin Türk istihbaratı (o zamanki adıyla MAH), Yugoslavya’dan gelen göçmenlerin arasına UDBA ajanlarının sızdığının farkındaydı. Bu yüzden göçle gelenlerin bir kısmı Türkiye’ye kabul edildikten sonra da belirli bir süre gözetim altında tutulmuş, hatta derneklerin içindeki olası çift taraflı ajan faaliyetleri Türk makamlarınca da izlenmiştir. Ancak göçün çok kitlesel olması, içerideki muhbirlerin tespit edilmesini zorlaştırmıştır.
Özetle; Yücel Hareketi’ni yıkan ihbarcı ve itirafçıların bir kısmının Türkiye’ye gönderildiği, Rumeli dernekleri çevresinde kümelenerek Tito Yugoslavyası adına “gözetleme ve istihbarat toplama” faaliyeti yürüttükleri yönündeki bilgiler, Balkan göçmenlerinin kolektif hafızasında ve yakın tarih araştırmalarında boş bir söylenti değil, büyük oranda tarihsel bir gerçeklik olarak kabul edilir.arnavuthaber













































