
Balkanlar’da Bir Gurur ve Kırılma Hikâyesi: Manastır’da Çiğnenemeyen Arnavut Onuru
Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki en fırtınalı dönemi olan 20. yüzyılın başları, sadece diplomatik masalarda değil, namusun ve onurun sınandığı nizamiyelerde de büyük trajedilere sahne oluyordu. Bu trajedilerden en sarsıcısı, 8 Ağustos 1903’te Manastır’da yaşandı. Bir yanda Rusya İmparatorluğu’nun şımarık ve kibirli diplomatı, diğer yanda ise canı pahasına onurunu koruyan, kökleri Arnavut dağlarına dayanan bir Osmanlı askeri vardı.
İşte İttihat ve Terakki’nin dağa çıkış fitilini ateşleyen, Enver Paşa’yı anılarında hüngür hüngür ağlatan ve tarihe “Manastır Konsolosu Hadisesi” olarak geçen o gurur ve hüzün dolu hikâye…

Kamçıya Boyun Eğmeyen Köken: Gostivarlı Halim ve Abbas
Olayın merkezindeki isim, tarihte Er Halim olarak da anılan, ancak askeri kayıtlarda ve dönemin tanıklıklarında Gostivarlı (veya Gramerli) Er Halit (Halim) olarak geçen bir Arnavut gencidir. Yanında nöbet tutan ve “olaya müdahale etmediği” gerekçesiyle aynı kaderi paylaşacak olan arkadaşı Abbas da yine bir Rumeli, Arnavut çocuğudur.
Arnavut kültürü ve toplumsal yapısı, yüzyıllardır “Besa” (yemin/onur sözü) ve kişisel haysiyet kavramları üzerine kuruluydu. Bir Arnavut erkeği için fiziki bir saldırıya, özellikle de yüzüne vurulacak bir kamçı darbesine sessiz kalmak, ölümden daha ağır bir zillet demekti. Er Halim, Gostivarlı bir Arnavut olarak bu genetik ve kültürel refleksle nizamiyede nöbet tutuyordu.
Olay Anı: “Bir Moskof’a Selam Vermem!”
Rusya’nın Manastır Konsolosu Alexander Rostkovsky, bölgedeki ayrılıkçı Slav çetelerini el altından destekleyen, Osmanlı askerlerine ve Müslüman ahaliye karşı üstenci, kışkırtıcı tavırlarıyla bilinen kibirli bir diplomattı. O sıcak Ağustos gününde, Rostkovsky arabasıyla nizamiyenin önünden geçiyordu.
Osmanlı askeri nizamına göre, yabancı diplomatlara selam verme zorunluluğu esnek ve tartışmalı bir konuydu. Hele ki o dönem Balkanlar’ı kana bulayan çetelerin arkasındaki Rus parmağını bilen Er Halit, içindeki milli ve dini duyguyla doğruldu ve “Ben bir Moskof’a selam vermem” diyerek konsolosa kayıtsız kaldı.
Bunu bir aşağılanma sayan konsolos Rostkovsky, arabasını durdurarak hışımla aşağı indi. Askerin üzerine yürüyerek ağır hakaretler savurdu ve elindeki kamçıyla Er Halim’in yüzüne vurdu. Kamçı darbesiyle genç askerin yüzü parçalandı ve kanlar içinde kaldı.
Bir Arnavut için onurun çiğnendiği o saliseydi. Halit, hiç tereddüt etmeden tüfeğini doğrulttu ve tetiği çekti. Konsolos Rostkovsky, nizamiyenin önünde cansız şekilde yere serildi. Yanındaki arkadaşı Abbas ise ne konsolosu korumuş ne de Halit’i durdurmuştu; o da bir Arnavut olarak haysiyetin ne demek olduğunu biliyordu.

Siyasetin Kurbanı İki Arnavut Fidanı
Olayın ardından Rusya adeta çılgına döndü. Karadeniz’e savaş gemilerini göndereceğini söyleyen Saint Petersburg yönetimi, İstanbul’a çok ağır bir nota verdi. Sultan II. Abdülhamid, halihazırda Bulgar isyanlarıyla çalkalanan Balkanlar’da, Rusya ile topyekûn bir savaşı göze alamadı. Devletin bekası adına, adalet değil siyaset konuşacaktı.
Hızla kurulan Divan-ı Harp (Askeri Mahkeme), Rus delegelerin de baskısıyla Er Halim’i ve olaya müdahale etmeyen suç ortağı Abbas’ı idama mahkûm etti.
Enver Paşa’nın Aynasından İdam Anı
O dönem Manastır’da genç bir kolağası (yüzbaşı) olan Enver Paşa, hatıratında bu infazı ve yaşadığı kahroluşu şu sözlerle aktarır:
“Makedonya tarafında bir yerde bir Rus konsolosu, geçtiği yerlerde Osmanlı askerlerinin kendisine selam vermesini istiyor. Bir asker, ‘Moskof’a selam vermem.’ diyor. Herif, kırbacıyla çocuğun suratına vuruyor; suratı parçalanıyor. Çocuk da silahını çekip konsolosu vuruyor. Adam ölüyor, orada kıyamet kopuyor…
Divan-ı Harp toplanıyor. Hem o nöbetçi askeri hem de bir arkadaşını idama mahkûm ediyorlar. İdam mangasını kumanda etme görevi bana verildi, bir yolunu bulup bu lekeyi almadım ama infazı seyretmeye gittim. Ağlayarak seyrettim, kahroldum ve bunun tek bir müsebbibi vardır; o da Abdülhamid’dir.”
Enver Paşa ve yanındaki diğer subaylar (Resneli Niyazi Bey gibi diğer Arnavut kökenli kahramanlar da dahil olmak üzere), kendi askerinin onurunu koruyamayan bir imparatorluğun artık miyadını doldurduğuna o gün, o sehpaların önünde kanaat getirdiler.
Sonuç: Arnavut Onurundan Doğan Devrim
Gostivarlı Halim ve arkadaşı Abbas, sadece kendi haysiyetlerini değil, koca bir coğrafyanın gururunu savunarak sehpaya yürüdüler. Onların asil duruşu ve uğradıkları haksızlık, Rumeli’deki subaylar arasında dalga dalga yayılan bir isyan ateşine dönüştü.
Bu olaydan tam 5 yıl sonra, yine aynı topraklarda, Manastır ve Resne dağlarında patlak veren 1908 Jön Türk Devrimi’nin arkasında, yüzü kamçıyla parçalanan ama onuru kırılmayan o iki Arnavut erinin aziz hatırası ve dökülen haksız kanı vardı. Tarih, Rus kamçısına canıyla cevap veren o Gostivarlı yiğitleri hiçbir zaman unutmadı.












































