
Adriyatik’in Unutulan Rengi: Ulçin Siyahileri ve Arnavut Hoşgörüsü
Arnavutluk ve Karadağ sınırında, Adriyatik’in incisi Ulçin (Ulqin) ve köklü İşkodra şehri, tarih boyunca sadece denizcilerin değil, insanlık onurunun da limanı oldu. Araştırmacı-yazar Ali Llunji’nin kaleme aldığı “Harapët e Ulqinit” (Ulçin Siyahileri) adlı eser, Balkanlar’ın kalbinde yüzyıllardır süregelen, ancak dünya tarihinin pek az bildiği sıra dışı bir kardeşlik hikâyesini gün yüzüne çıkarıyor.

Kölelikten Bireyliğe: Bir Özgürlük Hikâyesi
Genellikle Batı tarihinde “siyahi” denilince akla gelen acı dolu kölelik ve dışlanma hikâyelerinin aksine, Ulçin ve İşkodra topraklarında durum çok farklıydı. 16. yüzyıldan itibaren deniz yoluyla bölgeye gelen Afrika kökenli topluluklar, Arnavut toplumunun içinde birer “yabancı” ya da “köle” olarak değil, toplumun özgür bireyleri olarak yer buldular.
- Eşit Statü: Ulçinli siyahi denizciler ve kaptanlar, bölgenin ticaretinde ve savunmasında Arnavut komşularıyla omuz omuza çalıştılar.
- Kültürel Entegrasyon: Zamanla Arnavutça konuşan, yerel gelenekleri benimseyen ve İslamiyet’i kabul ederek toplumla tam bir uyum sağlayan bu grup, “Harapi” (Arap/Siyah) lakabıyla ama saygın birer vatandaş olarak anıldılar.
- İnsani Yaklaşım: Dönemin diğer coğrafyalarında siyahilere mülk muamelesi yapılırken, Arnavut Kanunları (Kanun-i Leke Dukagjini) ve yerel gelenekler çerçevesinde, bu insanlar kendi ailelerini kurdular, mülk edindiler ve şehrin sosyal hiyerarşisinde yer aldılar.
“Bizden Biri” Olarak Yaşamak
Ali Llunji’nin araştırmaları, Ulçinli siyahilerin sadece hayatta kalmadığını, aynı zamanda şehrin ruhuna renk kattığını kanıtlıyor. Düğünlerdeki müziklerinden, denizcilikteki maharetlerine kadar her alanda Arnavut kültürünü zenginleştirdiler. Bugün bile bölgedeki yaşlıların hafızasında, bu insanlar “öteki” olarak değil, sokağın manavı, geminin kaptanı veya komşunun amcası olarak yaşıyor.

Arnavut toplumunun bu insani duruşu, ırksal farklılıkların ötesinde bir “birey olma” hakkının teslimidir. “Harapët e Ulqinit”, sadece siyahların tarihini değil, Arnavut milletinin misafirperverliğini ve insanı sadece “insan” olduğu için kucaklayan kadim ruhunu bir kez daha tescilliyor.













































