REKLAM REKLAM

Türkiye’nin Rumeli Politikası ve Mamuşalılar

388 defa okundu , kategorisinde, 14 May 2017 - 14:07 tarihinde yayınlandı

Müslüman Arnavutlar da Mamuşalılar da aynı şekilde Osmanlı’nın Rumeli’deki bakiyesidir.

Türkiye’nin Rumeli Politikası ve Mamuşalılar

Müfid YÜKSEL

20 yıla yakındır Balkanlar’la bir şekilde alakadar bir kimse olarak, bölgeye yönleki açılımların önemine gerek makalelerimde, gerekse konfreans/seminer türü konuşmalarımızda sürekli değindik. Balkanlar ve Rumeli’deki dengeler göz önüne alındığında Türkiye’nin neredeyse son yıllara kadar takip ettiği politikanın sadra şifa vermekten uzak, bölgenin dinamiklerini ve kendi uzun vadedeki çıkarlarını baltalayıcı bir nitelik arzettiği görüle bilmektedir.

Falih Rıfkı Atay misak-ı milliciliğin, Osmanlı’nın eski ülkeleriyle (özellikle Orta Doğu ve Balkanlar) ilgilenilmemesinin meşruluğunu ve gerekliliğini isbat için kaleme aldığı “Zeytindağı” kitabının girişinde şöyle bir anlatımda bulunur:

“Berlin Konferansı sırasında, Osmanlı’nın Niş’i de bırakması talep edildiğinde, Osmanlı murahhası olan paşa sinirlenerek, eğer Niş’i de istiyorsanız ,ne hacet İstanbul’u da size verelim, bu mesele olsun bitsin , der. Bizim baba ve dedelerimiz için Niş İstanbul kadar yakındı, Niş’in kaybedilmesiyle Osmanlılığın, türklüğün biteceği zannediliyordu. Halbuki, bizim çocuklarımızın Avrupası, Marmara ve Meriç’te bitiyor.”

Tek Parti dönemi statükoculuğunun ve resmi ideolojisinin mimarlarından olan Falih Rıfkı Atay bu anlatımında Niş’in ve Balkanların kaybedilmesinin herhangi bir sona neden olmadığını, bir facia olarak nitelendirilemeyeceğini söylemeye çalışmaktadır. Daha doğrusu, “Meriç’in ötesi cehennem, bizi alakadar etmez, oralara gitmek sadece 500 yıllık boş bir maceraydı ” söylemini dile getirmekte , teorik çerçevesini belirlemektedir.

Bu politika , Cumhuriyet döneminin başlangıcından son dönemlere değin devletin temel hariciye politikası olarak takip edilegelmiştir. Türkiye’nin Misak-ı Milli hudutları dışındaki bölgelere yönelik kayıtsızlık politikasının faturası çok ağır olmuştur. Kurtuluş savaşından bu yana üç çeyrek asır geçmiş olmasına rağmen hala eldekini muhafaza etme, bunu da kaybetmeyelim politikası devam etmekte , Parçalanma ve bölünme fobisine dayalı politikalar temel teşkil etmekte ,ülkenin önü tıkanmaktadır. Bu durumda Türkiye etrafındaki güvenlik çemberine kayıtsız kalmaktadır. Özellikle statükocu politika izleyenlerde Yurtta Sulh, Cihanda Sulh söylemine dayalı tenbellik politikasının devamı, durumu daha da vahim hale getirmiştirr. Gerek Bosna savaşı sırasında ,gerekse Kosova olaylarında bu politikanın , Türkiye’ye ve Balkan Müslüman azınlığına faturası çok ağır olmuştur.

Türkiye, 28 Şubat sürecinde sekteye uğrasa da Merhum Turgut Özal döneminden beri, uluslararası denge/konjünktürün elverdiği ölçüde, Balkanlar’a/Rumeli’ye açılma çabası içerisindedirler. Ancak, statükocu bakış açısının henüz tam aşılamamış olması, yine bu çerçevede Balkanlar/Rumeli’ye ilişkin takip olunan politikalarda, Osmanlı’daki çok kültürlü, çok dilli imparatrorluk gerçeğine karşın, Türklük/Türkçülük merkezli bakış açısının ağırlık kazanması bu anlamda sağlıklı bir sonuç vermemesine hatta ciddi krizlerin oluşmasına neden olmaktadır.

Arnavut, Boşnak, Pomak , Ulah , Hırvat, Romen vs. Çoğunlukla yerli Doğu Avrupalı unsurlardan oluşan Balkan Müslümanlar’ının tümünün “Türk” olarak nitelendirilmesi , gerek batı Avrupalılar gerekse Balkanlardaki Gayr-i Müslim çoğunluk tarafından “Anadolu’dan gelmiş işgalci Türklerin kalıntıları” şeklinde nitelendirilmesine yol açmaktadır. Bunların Türkiye’ye göçe zorlanmasına neden olmakta , sürekli göç nedeniyle Balkanlardaki müslüman nüfus gittikçe azalmaktadır. Dolayısıyle, Türkiye hariciyesinin Balkan müslümanlarının tamamını “Rumeli Türkleri ” olarak nitelemesi , Balkan/Rumeli Müslümanlarını zorda bırakan, Türk olmayan özellikle Rumelimnin en önemli ve kalabalık unusuru olşan Arnavut unsurunun dışlanması gibi vahim bir neticeye yol açmaktadır.

Tarihte Batı Avrupalıların (Osmanlılar’ın deyimiyle Frenkler’in) tüm Osmanlıları “Türk” olarak nitelemesi, Mısır ve Arabistan’dakiler dahil tüm Müslümanlar’a “Türk” demiş olması , bugün Balkanlar’da yaşayan tüm Müslüman ahaliye “Türk” denmesine gerekçe olamaz. O takdirde, eskiden tarihte Anadolu’ya ” Bilad-ı Rum, Diyar-ı Rum, İklim-i Rum ” denmesinden yola çıkılarak Anadolu’da yaşayanlara “Rum” adlandırmasına gerekçe olacağı mı düşünülür? Bugün Anadolu’da yaşayan ahaliye” Rum” demek mi gerekir? Veya Mevlana Celaleddin Hazretleri’ne “Rumi” denmesi Rum asıllı olduğundan mıydı? Halbuki kendisi Belhli idi , ancak küçük yaşta iken babasıyla Diyar-ı Rum’daki Konya’ya yerleşip orada vefat ettiğinden “Rumi” denmiştir.

Türkiye’nin neredeyse bugüne değin bu tarz politikalar izlemesinde, hem Rumeli’den göç eden bazı kesimlerin rolü olduğu gibi, bölgede yaşayan ancak Müslüman Arnavut nüfus ile iyi geçinemeyen çevrelerin de rolü sözkonusudur. Özellikle, son yıllarda Kosova’daki Mamuşa Türklerinin bunda, Rumeli’nin en kalabalık Müslüman nüfusu olan Arnavut unsurunu dışlayan stratejilerde ciddi katkıları sözkonusudur. Mamuşalılar Türkiye ile Osmanlı Müslüman bakiyesi olarak bölgedeki en büyük nüfus olan Arnavut nüfusa yönelik sağlıklı bir siyasetin takibini ve faydalı sonuçlara yol açıcı adımların atılmasını sürekli baltalamaktadırlar. Mamuşa’da binlerle ifade edilen bu Türk unsurunun bu şekilde Türkiye’nin orta ve uzun vadede Rumeli’ye yönelik açılımlarını bir şekilde engellemeleri kabul edilmez. Oysaki, gerek Makedonya’daki Türkler, gerekse Kosova Prizren şehrinde yaşayan Türklerin büyük bir bölümü artık Müslüman Arnavutlarla olumlu ve kardeşçe ilişkiler içinde olunması gerektiği kanaatini taşımaktadırlar.Mamuşalıların ise, hiçbir olumlu ilşkiye taraftar olmadıkları, Türkiye’yi, Türkiye’deki dışişleri çevrelerini olumsuz yönde etkileme çabasında oldukları gözlemlenmektedir.

Arnavutlar içersinde de, 1911-12 olaylarından gelen bir saikle gelen milliyetçi duygularla bazı olumsuz tutumların ve ön yargıların bulunduğu bilinmektedir. Ancak bunu aşmanın yolu, tüm bir Müslüman unsuru dışlayarak ya da Türkiye’nin o yöndeki siyasetini bu şekilde etkileyip önünü tıkamak olmamalıdır. Gerek Türkiye’de Rumeli’ye ilişkin politikaları belirleyen kurumlar, gerekse Mamuşalılar,Türkiye’nin Rumeli’ye yönelik siyasetinin sadece Türkçe konuşan unsura dayanmayacağını, özellikle Arnavut unsurunun olmazsa, olmaz merkezi bir konumda olacağını bilmek durumundadırlar. 1878 Prizren Birliği, daha sonra, Şemsi Paşa’nın öldürülmesi, Meşrutiyet döneminde İttihatçı idarenin Kanun-i Esâsî’nin imparatorluk ruhuna aykırı olan 18. Maddesine dayalı uygulama ve dayatmaları, 1911’de, facia niteliğindeki, Arnavutluk’ta silah toplama olaylarının getirdiği kopuş ve kırılmaların aşılmasına çalışılmalıdır. Mamuşalılar bütün bir ortak tarihi geçmişi ve inanç kardeşiliğini yok sayan bir tutumla Rumeli’ye yönelik atılacak adımları engelleme hakkına sahip değildir. Zaten nüfusu bir hayli azalmış olan Rumeli Müslümanları arasında gerginlik oluşturmak kimseye yarar sağlamaz. Müslüman Arnavutlar da Mamuşalılar da aynı şekilde Osmanlı’nın Rumeli’deki bakiyesi..

Haber Editörü : Tüm Yazıları
Yorum Yaz