REKLAM REKLAM

İçe kapanmışlıkla maceracılık arasında vasatı bulmak-2

369 defa okundu kategorisinde, 02 Haz 2017 - 02:12 tarihinde yayınlandı
İçe kapanmışlıkla maceracılık arasında vasatı bulmak-2

İçe kapanmışlıkla maceracılık arasında vasatı bulmak-2

Müfit Yüksel

Türkiye’nin Paris-Londra merkezli, Batı Avrupa’ya endeksli statükocu dış politikası ve hâriciye kadrosu 20’li yıllardan itibaren 90’lı yıllara kadar yabancılaştığı Orta Doğu’ya Ve Balkanlara ilişkin, sonrasında yeni bir siyasal zemin/ufuk asla oluşturamadı. Türkiye’nin resmi ideolojiye dayalı statükocu, kireçlenmiş hâriciye kadrosu Orta Doğu’ya ilişkin, kronik kayıtsızlık/ilgisizlik ve yabancılaşma siyasetinde ısrar ederken, son dönemlerde dış politikayı önemli oranda etkileyen/teslim alan bir kısım neo-ittihatçı gruplar/kadrolar da, ciddi bir öngörüsüzlük, donanımsızlık, basiretsizlik sergileyerek, Suriye ve Irak özelinde, bölgeyi büyük bir handikapa, dipsiz maceralara, adeta prangaya düçar ettiler.

Bahusus, Armageddoncu/Evangelistler ve bir kısım bölgesel uzantıları politik arenada ciddi bir etki göstererek bölge için kaosu/caos forever’i öngörüp aşıladı. Armageddoncu çevreler Suriye’de kanlı bir Hazan’a dönüşen olayların ve Anadolu/Mezopotamya Coğrafyası ile Ortadoğu arasında yeni duvarlar olarak öngörülen PYD koridorunun da hazırlayıcısı oldular.

Yanı sıra, Balkanlarda da yeni senaryolarla, gerek Bosna Hersek’te, gerekse Kosova’da benzer şekilde tekrar savaş ve kaos öngörülmektedir. Balkanlar’da 19. Yüzyıl başlarındaki Sırp meselesinden beri kargaşa ve savaşlar o bölge insanlarına felaketler, katliamlar, göçler vb. trajedilerden başka bir netice getirmedi. Bundan en büyük zararı ise, Arnavutlar ve Boşnaklar gibi Müslüman topluluklar görmüştür. Nitekim, 90’lı yıllarda Sırp lider Slobodan Milosevic’in büyük Sırbistan hayaliyle kalkıştığı savaşlarda/katliamlarda yüz binlerce Müslüman’ın kanı akmış, soykırım yaşanmıştır. Balkanlarda yeniden bir kaos ve savaş ortamını öngörüp o yönde faaliyet gösterenler, başta Arnavutlar ve Boşnaklar olmak üzere o coğrafyadaki tüm Müslümanların geleceğini adeta iyice karartmaya neden olacaklardır. Zaten Türkiye’nin Balkanlara yönelik öteden beri Ulus-Devlet statükosundan gelen, bir yandan kronik kayıtsızlık, diğer yandan “sadece Türk Kimliği, sadece Türk olma, Mamuşa” merkezli; Arnavut ve Boşnak Müslüman nüfusu neredeyse öteleyen, görmezden gelen politikaları Türkiye’nin bölgedeki elinin sürekli zayıf kalmasına neden oldu. Bir kısım uluslar arası dev güç odaklarının ön görüp dayatmaya çalıştığı, bir kısım bölgesel maceracı/kaoscu çevrelerin müzaheret ettiği yeni savaş ve kaos senaryoları Balkanlarla var olan bağlarımızı da tümden darbeleyecek nitelikte.

Sultan II. Abdülhamid’i deviren, İttihatçılar öncülüğündeki muhalif kadrolar Padişah’ı tavizkarlık ve Rumeli/Balkanlarda cidd zaaf göstermekle suçluyorlardı. Özellikle Tuna Vilayeti/Bulgaristan ve Bosna-Hersek konusunda.. Osmanlıların Rumeli/Mitrovitza/Mitrovice’daki ana karargâhının başkumandanı, Sultan Abdülhamid’in Balkanlarda itimad ettiği son alaylı kumandan olan, Boşnak Şemsi Paşa’nın 1908’de Firzovik toplantısının ardından İttihatçılar tarafından süikastle ortadan kaldırılmasının ardından ilan edilen II. Meşrutiyet bu anlamda hemen meyvesini verdi. Meşrutiyet’in/Kanun-i Esasi’nin ilanının hemen ardından, eyâlet-i mümtaze/muhtare olan Bulgaristan tam bağımsızlığını ilan edip, Osmanlı memurlarını trene bindirip gönderirken, Avusturya-Macaristan Devleti 1878’den beri fiili işgali altında bulundurduğu Bosna-Hersek’i resmen de ilhak ederek Osmanlı ile olan tüm bağlarını keser. İttihatçılar ve iktidar ortakları özlem duydukları Meşrutiyet’in ilanının hemen akabinde Rumeli’de kalan toprakları da elden çıkarmaya başladılar. Ardından Balkanlarda sergilenen tutarsız/istikametsiz ve abartılı siyaset, o güne değin çok ciddi sorun oluşturmamış Müslüman toplulukları da incitip küstürür. Şemsi Paşa’nın dirayetli ve dengeli siyasetinin ardından takip edilen şuursuz ve maceracı hatt-ı siyaset bölgenin en güçlü ve kalabalık Müslüman topluluğu olan Arnavutların küsüp ayrışmasına yol açar. Özellikle tüfekçiliğin en temel/yaygın meslek olduğu Arnavutların tüfeklerinin vs. silahlarının zorla, baskıyla toplanması ayrışmayı iyice hızlandırır. Oysaki Sultan II. Abdülhamid’in Muhafız alayının sağ kanadını Kürt süvariler teşkil ederken, sol kanadını Arnavut tüfekçiler teşkil ediyordu. 1912’deki Balkan Savaşları Osmanlı’nın Rumeli/Balkanlardaki varlığının artık sonu olur. Balkanlar/Rumeli, Fatih döneminden beri Osmanlının merkez hinterlandı ve beyni mesabesindeydi. Bunun da merkezinde yüzyıllardır Arnavutlar ve Boşnaklar yer almaktaydı. Büyük bir trajedi olan 93 Harbi’nden sonraki dönemde uzun süre yenilgi almamış olan Osmanlı ordusu peşpeşe bozguna uğradı. Osmanlı Devleti eski vilayetleri olan Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan ve Yunanistan’a yenilerek büyük bir hezimete uğrar. Bulgar orduları Çatalca’ya kadar ilerler. Sonra Edirne bile zor geri alınır. Ama artık Meriç’in batısı tamamen kaybedilmiştir. Balkanlar/Rumeli’ye, Osmanlı’nın merkez hinterlandına vedâ edilmiştir. Yanı sıra, Suriye valisi Cemal Paşa’nın Bilâd-ı Şam’da, Süleyman Nazif’in Bağdat ve Musul’da uyguladığı idare/siyaset buralarda da ciddi rahatsızlıklar oluşturur. Kanun-i Esasi’deki Resmi dil mecburiyetinin devlet hizmetindeki tüm Osmanlı memurlarını şâmil olması ise hem Balkanlarda, hem de Orta Doğuda büyük rahatsızlıklara yol açar.

1912’de Balkanlarda eski vilayetleri karşısında ağır bir bozgun/hezimete uğrayan Osmanlı ordusu birkaç yıl sonra, İngiltere, Fransa, Rusya gibi dünyanın dev güçlerine karşı savaşa sokulacaktı. İmparatorluğun kalan bakiyesi de, gücünün sınırlarını asla hesab etmeyen maceracı siyasetin elinde Düvel-i Muazzama’dan oluşan ittifaka karşı birçok cephede savaşa sokularak, savaş sonunda tasfiye edilecektir.

Türkiye’de son yıllarda, önceki “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” söylemi, Londra-Paris merkezli, Çevresine ve Orta Doğu’ya, Balkanlara, Kafkaslara yabancılaşmış dış siyasetin aksine sergilenen siyasete, ülkenin gücünü ve imkanlarını/sınırlarını hiç hesaba katmayan bir kısım çevrelerin müdahaleleri bu sefer, istikâmet ve tutarlılığa büyük darbe vurmuştur. Suriye ve Irak’taki, Yemen’deki olayların etkisi bölgeyi ve ülkemizi yol gösterici bir pusuladan mahrum hale getirmektedir.

Özellikle, ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilip göreve gelmesinin ardından yaşanan ve yaşanacak gelişmeler mevcut durumun gidişatının temel belirleyeni olacaktır. Artık çok denklemli ve çok fazla bilinmeyenli bir dünya ve bölge siyasetinde Türkiye’nin bölgesi ile birlikte mevcut ve muhtemel zarar ve hasarları savabilecek, ancak yeniden içe kapanmayan, bölgesine/çevresine yabancılaşmayan, zorlu süreci yönetebilecek, kapsamlı ve sağlam altyapıya/zemine dayalı bir stratejik manevra ortaya konabilmelidir.

Kaynak; Yeni Şafak Gazetesi

Haber Editörü : Tüm Yazıları
Yorum Yaz