REKLAM REKLAM

İçe kapanmışlıkla maceracılık arasında vasatı bulmak-1

309 defa okundu kategorisinde, 02 Haz 2017 - 02:11 tarihinde yayınlandı
İçe kapanmışlıkla maceracılık arasında vasatı bulmak-1

İçe kapanmışlıkla maceracılık arasında vasatı bulmak-1

Müfit Yüksel

Falih Rıfkı Atay, Misak-ı Milliciliğin, Osmanlı’nın eski ülkeleriyle (özellikle Orta Doğu ve Balkanlar) ilgilenilmemesinin meşruluğunu ve gerekliliğini isbat için kaleme aldığı “Zeytindağı” kitabının girişinde şöyle bir anlatımda bulunur:

“Berlin Konferansı sırasında, Osmanlı”nın Niş’i de bırakması talep edildiğinde, Osmanlı murahhası olan paşa sinirlenerek, eğer Niş”i de istiyorsanız, ne hacet İstanbul’u da size verelim, bu mesele olsun bitsin, der. Bizim baba ve dedelerimiz için Niş İstanbul kadar yakındı, Niş’in kaybedilmesiyle Osmanlılığın, türklüğün biteceği zannediliyordu. Halbuki, bizim çocuklarımızın Avrupası, Marmara ve Meriç’te bitiyor.”

Türkiye’nin resmi ideolojisinin önde gelen mimarlarından olan Falih Rıfkı Atay bu anlatımında Niş’in ve Balkanların kaybedilmesinin herhangi bir sona neden olmadığını, bir facia/felaket/bitiş olarak nitelendirilemeyeceğini söylemeye çalışmaktadır. Daha doğrusu, “Meriç”in ötesi cehennem, bizi alakadar etmez, oralara gitmek sadece 500 yıllık anlamsız bir maceraydı “ söylemini dile getirenlerin teorik çerçevesini belirlemekte ve sözcülüğünü yapmaktaydı.

Bu politika , Cumhuriyet döneminin başlangıcından son dönemlere değin devletin temel hariciye politikası olarak takip edile gelmiştir. Türkiye’nin Misak-ı Milli hudutları dışındaki bölgelere yönelik kronik kayıtsızlık politikası şeklinde cereyan etmiştir.

Erkân-ı Harbiye Binbaşılarından ve Mustafa Kemalin Suriye-Filistin cephesindeki arkadaşlarından Vecîhî Bey, 1337/1921 senesinde “Filistin Ricati” adıyla harp hatıraları mahiyetinde bir kitap yayınlar. Kitabın önsözünde şöyle ilginç ifadeler yer alır:

“Biz Türkler, bundan sonra yaşamak istiyorsak, çok uzaklara gitmeğe lüzum yok. Yakın bir mâzinin ibretlerinden ders almak kâfîdir. Önümüzde apaydınlık duran şehrâh-ı selâmete dâhil olabilmek için en evvel bütün ağırlığıyla omuzlarımıza çökerek bizi yerimizden oynatmayan hamûle-i mirâs-ı mâziyi atmalı. Ne olduğumuzu, ne yapacağımızı bilmeli, görmeliyiz. İtikâdımca, şekl-i hâzırımızla amelden, fikre kadar harekât-ı ictimâiyyemizin her nevine izâfe ettiğimiz tavr-i millî doğru değildir, sahtedir; olsa olsa bununla kendimizi iğfâl etmiş oluyoruz.

Millî Avrupa’ya benzemek istiyorsak, evvelâ millî bir Türkiya olalım ve lütfen teşbihim su-i telakkiye uğramasın: Fikrimce, bir lahza kendimizi devr-i evvelimizde farz ederek, Osman Gâzî mekteb-i ibtidâiyesinden bir şehâdetnâme alırsak, ben şüphe etmiyorum, çok geçmez. Serî bir yürüyüşle asr-ı hâzır medeniyetinin kıymetli ve pek güzîde bir uzvu oluruz.” (Vecîhî, Erkân-ı Harbiye Binbaşısı, Cihân Harbine Ait Hatıralardan: Filistin Ricati, Matbaa-i Askeriye, Dersaâdet, 1337. Shf. 3-4)

Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı kitabındaki ifadeleri, Binbaşı Vecîhî Bey”in hem kitabının ismi, hem de bu sözleri ile anlatmaya, betimlemeye/tasvir etmeye çalıştığı, Orta Doğu’dan çekilmenin, redd-i miras ile yüzünü başka yöne, Batı’ya çevirmenin fiiliyattaki adıdır. 18 yüzyıl başında, peş peşe gelen yenilgiler ve toprak kayıplarıyla tedricen çöküşe doğru giden bir imparatorluğa ve mirasına son noktanın koyulmasıydı.

Harb-i Umumi ve İstiklâl savaşından bu yana neredeyse bir asır geçmiş olmasına rağmen “eldekini muhafaza etme, bunu da kaybetmeyelim politikası devam etmiş, Parçalanma ve bölünme fobisine dayalı politikalar temel teşkil etmiştir, on yıllarca ülkenin önü tıkanmıştır. Bu durumda Türkiye etrafındaki güvenlik çemberine uzun yıllar kayıtsız kalmış Özellikle statükocu politika izleyenlerde Yurtta Sulh, Cihanda Sulh söylemine dayalı tembellik politikasının devamı, durumu daha da vahim hale getirmiştir. Gerek Bosna savaşı sırasında, gerekse Kosova olaylarında bu politikanın Türkiye”ye ve Balkanlardaki Arnavut&Boşnak Müslüman topluluklarına faturası çok ağır olmuştur.

Osmanlı devletinin kuruluş devirlerinden beri ülkenin kaderinde Balkanlar/Rumeli başat rol oynamıştır. 1402 Ankara Savaşı (Timur-Yıldırım Bayezid) deneyimi Balkanlar’ın Osmanlı’nın merkez hinterlandı haline gelmesine yol açmış, Osmanlı devleti Balkanlar ve Doğu Avrupa’da ilerleyip, güçlü olduğu devirlerde parlak ve yükselme dönemini yaşamış, sonradan Tuna boylarının ve Transilvanya’nın/Viyana kapılarının ötesine geçemediğinde ise duraklama, gerileme ve dağılma dönemlerine maruz kalmıştır. Bu anlamda, Osmanlı devletinin yükselme, duraklama, gerileme ve dağılma dönemlerinin temel belirleyeni Rumeli/Balkan coğrafyasındaki konumu/mevkii olmuştur.

Balkanlar ve Doğu Avrupa, Osmanlı’nın batıya uzanan ucu, aynı zamanda Roma merkezli, Roma-Germen, Habsbourg imparatorluğunun temsil ettiği Hristiyan dünya/Batı Avrupa ile encounter ettiği/karşı karşıya geldiği bölge konumundaydı. Osmanlı”nın duraklama ve gerilemeye yüz tutması ile “Frenk Diyârı” denilen, Batı Avrupa’nın yükselişi birlikte/paralel cereyan etmiştir. Osmanlı Rumeli’de gerilemeye ve toprak kaybına maruz kaldıkça, Batı Avrupa güçlenmiş ve aynı zamanda 18. Yüzyıl’dan itibaren Osmanlı Batılaşmasının da başlangıcını teşkil etmiştir.

19. Yüzyıl’da hızlı dağılma süreci ve paralel gelişen reform ve batılılaşma hareketleri özellikle Tanzimat sonrasında başlayıp, 1912 Balkan Savaşı ile Edirne”ye kadar tüm Rumeli/Balkan topraklarının kaybına kadarki süreç, aynı zamanda Osmanlı hanedanının/devletinin Balkan savaşları ve Birinci Dünya Harbi/Harb-i Umûmî akabinde sonunu getirmiştir. Gerileme ve dağılma döneminde gelişen batılılaşma zihniyeti, İttihat-Terakki İdaresi’nde iyice olgunlaşıp Balkanlar/Rumeli ve Ortadoğu’ya sırtını dönmüş, Anadolu/Misâk-ı Milli merkezli cumhuriyet projesi olarak neticesini vermiştir.

Bu suretle, Türkiye’nin 20. Yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren, Harb-i Umumi’nin ardından üst üste gelen yenilgi ve bozgunlar, çok büyük toprak kayıpları, kopuşlardan sonra, yeni bir döneme girmesi, Cumhuriyetin ilanı ile yeni bir ideolojik rejimin, seküler ulus-devletin benimsenmesine paralel olarak yüzünü Garb’a/Batı’ya dönüp, çevresine özellikle Orta Doğu’ya kapanması söz konusu oldu. Bu anlamda yeni rejimin, ulus-devletin hem içeride , hem de dışarıda yeni statükosu oluştu. Bu statüko Türkiye’nin Dış politikasını ve Hâriciye teşkilâtını da belirledi.

–devam edecek.

Kaynak; Yeni Şafak Gazetesi

Haber Editörü : Tüm Yazıları
Yorum Yaz